bu yazıda biyolojik bir rahatsızlık olan depresyondaki kişinin uyumsuz kişiyle olan benzerliği üzerinden birkaç şeye değinmek istiyorum.
depresyon hakkında herhangi bir şey duymamış olan yoktur günümüzde. son zamanlarda en çok duymaya başladığımız bir hastalık. semantik anlamda ayıklamaya ihtiyaç duyan bir kelime olduğunu eklemek gerek. bunun sebebi, özellikler ingilizce konuşan insanlar, depressed ifadesini kötü hissettikleri hemen hemen her anda kullanıyorlar. ancak depresyon, özellikle major depression, birinin kanser olması kadar ciddi, hatta daha bile ciddi olabilen bir hastalık.
robert sapolsky major depressiondan bahsederken, kısaca, genetik ögeleri olan biyokimyasal tepkimeler ve günbatımını bile sevemez hale getiren deneyimlerle karakterize eder. dışarıdan bakıldığında hayatını yoluna sokamayan ve hep karamsar olan bir insanmış gibi gelse de major depression'ı olan insanlar, aslında bakılırsa, kanser hastalarından bile belki de daha kötü haldedirler.
kanser hastalarının bazılarında, arkadaş şebekesi daha güçlü hale geldiği için, hastalığın iyi yanlarını görenler ve hastalığı takdir edenler olmuş, olabiliyor. ancak major depression öyle bir şey ki, hiçbir şeyden zevk alamaz hale geliyorsunuz. hiçbir şeyin olumlu bir yanı söz konusu değil. olumlu olduğu bariz şeylerin bile olumsuz yönlerine yönelir bu kişi. zevk alamama problemi en başta gelir bu hastalıkta. o halde neden yaşamak istesin ki bu kişiler? intihar düşüncesine oldukça sık başvururlar, bu yönde edimde de bulunurlar.
major depression'da olan kişi, yine günlük hayatta basitçe kullandığımız ama aslında daha güçlü ve derin olan keder duygusunu taşırlar. hemen hemen her durumda suçluluk hissederler.
başka bir belirti ise, bu kişiler pyschomotor retardation denilen, bir şey yapmak istemeyecek kadar yorgun hissetme durumu. her şey çok yorucu gelir ve bu yüzden de bir şey de yapmak istemez kişi. bu yalnızca beyninde yer eden bir düşünce değil, fizyolojik olarak kaslarında yaşadığı ve eylemlerini daha yorucu hale getiren biyolojik tepkimeler yüzündendir.
bu düşüncenin ışığında, major depression'dan muzdarip olan birine, "hadi ama kendini toparla, git güzel bir duş al ve böyle düşünmeyi kes, kendine gel" demek, şeker hastasına, "hadi ama lanet olası insülinine söyle problemli olmayı kessin, çöz artık şu kan şekeri problemini" demek kadar saçmadır. yani, depresyon, kişinin kendi psikolojisini olumlu düşüncelere odaklayarak geçirebileceği kadar dönemsel bir durumdan ziyade, böbrek yetmezliği yaşayan bir insanınki kadar biyolojik bir vaka ile karşı karşıya kalma durumu kadar gerçek ve biyolojiktir. robert bunun altını sıklıkla çizer.
biyolojik bir bozukluk olduğu düşüncesini major depression'da görülen vegatative semptomlarla güçlendirdiğini ileri sürer. neler var bu semptomların arasında: uyku problemi. normal bir insanın uyku döngüsünün yapısına uygun düşmeyen uyku davranışları gösterirler.
ilginçtir ki, normalde mutsuz olan birinin karbonhidrat ihtiyacı artmasına rağmen, major depression'daki kişinin iştahı azalır.
diğer bir belirti, yataktan çıkmasını bir cehennem haline getiren stress response activation. yani, sadece kötü hissediyor ve halsizleşiyor değil; ciddi ciddi kaslarda stress response activation sebebiyle hareket etmede güçlük başlıyor. bunlar bu hastalığın biyolojik temelli olduğu savını desteklemek için öne sürülüyor robert sapolsky tarafından.
depresyonun beyindeki kimyasallarla olan ilişkisine bakıldığında ise, öncelikle basitçe sinirlere değinir robert sapolsky. iki nöron birbirine değmiyorsa, bağlantı yoksa yani, sinirler arasında bağlantıyı sağlayan elçiler var. bunlara neurotransmitter deniyor. birçok neurotransmitter söz konusu, serotonin, dopamin vs. major depression'da gözlemlenen yukarıdaki özelliklerden, zevk alamama durumu, dopmanin eksikliğinden,noreprefrinin , yorgunluk hissiyle (psychomotor retardation) ilişkilendirilen bir neurotransmitter, serotonin eksikliğinin, keder ve suçluluk duygusunu artıran bir neurotransmitter olarak anlaşılmış olduğundan bahseder. antidepresanlarda sık sık duyduğumuz neurotransmitterlar bunlar. cortex de bu bağlamda depresyona sebep olan unsurlardan biri. üzerimize aniden koşa koşa gelmeye başlayan bir fil gördüğümüzde hissedilen bir duygunun, beynin diğer bölümlerinde de etkin hale getirilmesine neden olan beynin bir bölümü cortex. depresyonda da, cortex birçok üzüntülü düşünceyi beynin diğer bölümlerinde aktive ediyor. bundan ötürü, cingulotomy denilen, beynin cortex bölümünün diğer bölümlerle bağlantısını kesme operasyonu geliştirilmiş ve işe yaradığı da görülmüş. bu diğer bütün yöntemler işe yaramadığında ve kişi artık kendini öldürecek hale gelecek kadar kötü olduğunda başvurulan bir şey. frontal lobotomy değil burada sözü geçen.
depresyon hayata karamsar bakan psikolojisi bozuk insanların yaşadığı şeyden daha kompleks olan, biyolojik temelli anlaşılması gereken bir hastalık. hayatımızı mükemmel kademeye ulaştırmaya iten sistemde insanlar bu hastalığı yaşadıklarını anladıklarında utanç duyuyorlar; tedavisi edilmesi önemlidir.
ancak, felsefe ile düşünmeye başladığımızda depresyon belki de çok çok önemlidir.
camus'ün sisifos'unda bahsettiği uyumsuzla bağlantı kurmak istiyorum bu noktada. uyumsuz kişiden oldukça yumuşak hatlarla hatırlayacak olursak, bu kişi hayatın anlamsızlığını keşfeden ve bu anlamsızlık yüzünden intihar düşüncesine yönelen ve bunun için akıl yürütürken, aklın yardım edemediği noktada, beynin evet intihar etmeliyim, bedenin ise hayır dediği noktada olan kişinin yaşadığı derin tecrübe. bu kişi için hayat öyle anlamsızdır ki, eylemde bulunmak istemez ve ne yaparsa yapsın ölüm gerçeği karşısında eylemlerine mana yükleyemez. akıl ona yardım edemez, ona intihar edip etmemesinin formal reçetesini veremez. intihar etmesi gerektiğini düşünmesine rağmen yaşamaya devam eden insan, uyumsuz düşünce içerisinde adeta ıssız, yabani bir yerdedir. burada kendisiyle ilgili en derin duyguların evrenini çizer ve yalnızdır. akıl doğru yolu gösteremez, tamamen kendi başınadır.
bu düşüncelerle boğuşan insan için zevk aldığı her şey anlamını yitirir. sevdiği insana karşı yabancılaşır; ona duyduğunu düşündüğü o yüce ve derin duygular kaybolmuştur artık. bütün dünya ve içindekiler, ham gerçekliğiyle karşısındadır. meğer, dünya kendisinin yüklediği anlamdan ibaretmiş. meğer, onun o çok sevdiği ve huzur bulduğu yer, o kadar da huzur verici değilmiş. gün batımı aslında, hava kirliliği oranının fazla olduğu yerlerde ışığın çarpmasıyla alakalı imiş.
"alışkanlıkla maskelenmiş bu dekorlar ne iseler gene o olurlar."
işte depresyondaki bireyin de artık anlam yükleyemediği ve zevk alamadığı her şey, uyumsuzun da kendi haliyle görmeye başladığı şeyler haline gelir. dünyayı "kendinde-şey" olarak tecrübe etmeye en yakın tecrübe budur belki de.*yalıtık, yavan ve soluk gelir her şey gözüne. olduğu gibi. depresyondaki insan için de, uyumsuz için de dünyanın hiçbir anlamı kalmamıştır. dünya kişinin yüklediği tüm o manalardan arınmış, ne ise o halde karşımızda tüm çıplaklığıyla yer alır.
robert sapolsky depresyonu tedavi ettirmekten çekinmeyin diyor belki ama, gerçeğin ıssız ve yabani bitkilerinin olduğu diyarda gezinmek gerekir camus için. ve felsefe bilimsel temelli bir bakış açısıyla inşa edilen insanı, tekrardan ele almamız gerektiğini çok güzel gösteren bir şey.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder